açıklamalar
OKMEYDANI HALK CEPHESİ AÇIKLAMASI:1
MAYIS ŞEHİTLERİ VE HALK İÇİN ADALET İSTİYORUZ!
1 MAYIS’TA TAKSİM’DEYİZ!
ADALET İSTİYORUZ, ALACAĞIZ HAKLARI
ELİNDEN ALINAN, ADALETSİZLİĞE UĞRAYAN
TÜM HALKIMIZ İÇİN ADALET İSTİYORUZ!
1 Mayıs’ın tarihsel alanı TAKSİM
meydanıdır. 1 Mayıs kutlamalarının en kitleseli Taksim Meydanı’nda yaşanmıştır.
Oligarşi, halkların bayramı 1 Mayıs’ı kana bulamış ve 34 kişiyi katletmiştir.
Katledilenlerden beşi kurşunla, 29 ‘u izdihamda nefes alamadığı için boğularak
ya da ezilerek ölmüştür. Yaralılardan 34 ‘ü başından ya da göğsünden vurularak
kahpece katledilmiştir. Bu olaydan sonra Taksim Meydanı emekçilerin ve
devrimcilerin 1 Mayıs alanı olarak kabul edilmiştir. 1978 ‘de de 1 Mayıs
Taksim’de kitlesel bir coşkuyla kutlanılmasının ardından 1979 senesinde 1 Mayıs
alanı Taksim’e yasaklanır. 1 Mayıs 1989 ‘ da faşizmin güvenlik güçleri tıpkı
1977 ‘de olduğu gibi savunmasız halka saldırmıştır ve katliama yönelik bu
saldırı sonucunda Mehmet Akif Dalcı yoldaşımız şehit edilmiştir. 90’lı yıllarda
Kadıköy’de Çağlayan’da kitlesel bir şekilde 1 Mayıs kutlamaları yapılmış, on
binler alanlara toplanmıştır. Fakat Taksim hedefinde 1 Mayıs’ı 1 Mayıs alanında
kutlama hedefinden asla vazgeçilmemiştir. Kesintisiz bir şekilde ve ısrarla 1
Mayıs alanı mücadelesinin bir kazanımı olarak 2010’lu yıllarda Taksim meydanını
1 Mayıs alanı olarak kutlamalara açmak zorunda kalmıştır oligarşi. Bu sefer
milyonlar 1 Mayıs alanına akın etmiş, alan yine milyonlarla zapt edilmiştir.
Milyonların alanı zapt etmesi elbette ki egemenleri, emeğin düşmanlarını
korkutmuştur. Alan yine işçilere, emekçilere, ezilenlere yasaklanmıştır. Taksim
meydanı artık 1 Mayıs alanıdır ve ezilenlerin, hak ve adalet mücadelesi
verenlerin bu kazanımını gasp etmesine hiçbir güç yetmez. 1 Mayıs alanı olan
TAKSİM’ i şehitlerimizle, direnişimizle ve tutsaklığımızla kazandık. Halkımızın
iktidar savaşını örgütlemek için; adaletsizliklere, katliamlara, ahlaksızlığa
son vermek için; bağımsız ve tam demokratik Türkiye için yine TAKSİM’ de
olacağız. Kazandığımızı faşist devlete ve onun bir avuç asalak yöneticisinin
çıkarlarına, sermaye patronlarına teslim etmeye niyetimiz yok.
UMUTSUZ, İNANÇSIZ KALMAYACAĞIZ. ADALET
MÜCADELESİNDEN, HAKLARIMIZDAN VAZGEÇMEYECEĞİZ.
1 Mayıs 130 yıldır, emperyalizmin,
işbirlikçilerinin bütün yasak ve engellemelerine rağmen, bedeller ödenerek
BİRLİK ve DAYANIŞMAYI, MÜCADELE GÜNÜ olarak kutlanıyor.
“Yaşasın 1 Mayıs Biji Yek Gülan,
Mahirden Dayıya Sürüyor Bu Kavga,
Adalet İstiyoruz, Alacağız “
OKMEYDANI HALK CEPHESİ
Süryani Halk Meclisleri Açıklaması: Amerika Defol Bu Vatan Bizim
Mardin Belediyesi tüm toplantı ve protestoların 30
günlüğüne şehir çapında yasaklandığını açıkladı.
Bu yasak 30 Mart 1972’de Kızıldere’de faşist Türk
devleti tarafından öldürülen Mahir Çayan ve yoldaşlarını anma törenlerine ve
protestolara yöneliktir. Bunun yanı sıra 16 ve 17 Nisan 1992’de İstanbul’da
öldürülen Sabahat Karataş ve Devrimci Sol’dan 11 yoldaşını anma törenleri de
engellenmeye çalışılıyor.
6 Nisan’dan itibaren geçerli olacak yasağın
açıklaması olarak aşağıdakiler yayınlandı:
Açık ve kapalı yer toplantıları, yürüyüş, basın
açıklaması, açlık grevi, oturma eylemi, stant, imza kampanyası, çadır kurma,
bildiri dağıtma, protesto eylemi vb. eylem/etkinlikler 5442 sayılı İl İdaresi
Kanununun 11/A maddesi gereğince engellenmesi, ayrıca 2911 sayılı Toplantı ve
Gösteri Yürüyüşleri Kanununun 7. ve 17. Maddeleri hükmü gereğince belirtilen
konuların devam niteliğindeki her türlü eylem/etkinliklerin Mardin İl sınırları
içerisinde 06.04.2021 Salı günü saat 24.00’den itibaren 06.05.2021 Perşembe
günü saat 24.00 kadar (30) gün süre ile yasaklanması…
Faşist Türkiye devleti Mardin’de tüm sol
aktiviteleri yasakladıktan kısa bir zaman sonra Ankara Amerikan Büyükelçisi
David M. Satterfield Süryani Manastırı Mor Gabriel’i ziyaret etti ve oradaki
papaz ıle Süryanilerin politik durumu ve aktiviteleri hakkında konuştu.
Mor Gabriel Manastırı Güneydoğu Anadolu’da Tur
Abdin’dedir (Mardin Midyat) ve günümüzde de en önemli Süryani Ortodoks
Kiliselerinden biridir ve Tur Abdin Mor Timotheos Samuel Aktaş’ın
metropolitidir.
Amerikan Büyükelçisi ertesi gün Midyat’ın
merkezine gitti ve Mor Abrohom manastırını ziyaret etti. Manastır’da Midyat
Süryani Kültür Derneği Başkanı ve Midyat Süryani cemaatinin eğitmeni Ayhan
Gürkan ile sohbet etti.
Büyükelçi son olarak Mardini’de Deir az Zafaran
Manastırına gitti ve papaz Mor Filüksinos Saliba Özmen ile aynı politik konular
hakkında konuştu.
Amerikan büyükelçisi David M. Satterfield iş
çevresinde diplomasiyi Orta Doğu’da terör ile mücadelede temel bir unsur olarak
görmesiyle tanınır.
Süryani Halk Meclisleri Aşağıdakileri Talep
Etmektedir:
1. Kızıldere ve devrimci şehitleri anma
eylemlerinin yasağı kaldırılmalıdır.
2. Ankara Süryani Halk Meclisleri sosyal medya
hesaplarını yasaklarını kaldırmalıdır.
3. Amerikan emperyalizmi kanlı ellerini Suriye
Irak ve İran’daki ortadoğu halklarından çekmelidir.
KATIL ABD, İŞBIRLIKÇI AKP!
AMERIKA DEFOL BU VATAN BIZIM!
*Mahir Çayan Türkiye Halk Kurtuluş Partisi
Cephesinin (THKP-C) kurucularındandır. THKP-C reformist sol geleneğini bıraktı
ve Türkiye ve Mezopotamya’daki devrimin yolunu açtı. 30 Mart 1972’de yüzlerce
polis ve asker THKP-C devrimcilerini Kızıldere’de kuşatma altına aldı.
Saatlerce süren çatışmadan sonra THKP-C’nin üst düzey üyelerinin tamamı
mücadelede hayatlarını kaybetti Mahir Çayan da hayatını kaybeden savaşçıların arasındaydı
*Sabahat Karataş Mardin (Nusaybin) doğumludur ve
Devrimci Halk Kurtuluş Partisi Cephesi’nin kurucusu Dursun Karataş ile evlidir.
-SÜRYANI HALK MECLISLERI-
İFTİRACI YALANCI BARIŞ GÜRSES
20 DEVRİMCİ HAKKKINDA İFADE VERMİŞ, HAKLARINDA ARAMA KARARI ÇIKARTILMASINA VE TUTUKLANMALARINA NEDEN OLMUŞ BİR HAİNDİR
GRUP YORUM VE İDİL KÜLTÜR MERKEZİ’Nİ POLİSİN YÖNLENDİRİLMESİYLE SÖYLEDİĞİ YALANLARLA KRİMİNAL HALE GETİRDİĞİ, DEVRİMCİ KÜLTÜR VE SANAT FAALİYETLERİMİZİN YASAKLANMASI İÇİN İFADELER VERDİĞİ, ARKADAŞLARIMIZI TUTUKLATTIĞI İÇİN HALK NEZDİNDE SUÇLUDUR
HALKA HESAP VERMEKTEN KAÇAMAYACAK
GÖRDÜĞÜNÜZ HER YERDE HAİN BARIŞ GÜRSES’İN YÜZÜNE TÜKÜRÜN
Barış Gürses 14.10.2020 tarihinde İdil Kültür Merkezi’ne yapılan polis baskınında gözaltında alındı. Yanında Grup Yorum üyeleri de vardı, hepsi serbest bırakıldı.
Grup Yorum’a yönelik baskıların ardı arkası kesilmedi. 28 Ekim’de yeni bir operasyonda içinde Grup Yorum üyelerinin de olduğu onlarca kişi gözaltına alındı. Barış Gürses de gözaltına alınanlardan birisiydi. 4 Kasım 2020’de gece yarısında İstanbul Emniyeti’nde 20 devrimci hakkında ifade verdi. Pişmanlık yasasından yararlanarak, serbest bırakıldı ve İTİRAFÇI oldu.
Direnmeyi değil, ihaneti seçti. Bir ömür boyu unutulmayacak ve unutturulmayacak bir suç işledi. Kendi pis canını kurtarabilmek için faşizmle işbirliği yaparak arkadaşlarına işkence yapan, kurşun sıkan, katleden katil polislerle el ele vererek polis ifadelerinin altına imza attı.
Polisle birlikte kurguladıkları yalanları kendinden, Grup Yorum’la tanışmasından ve İdil Kültür Merkezi’ne ne zamandan beri gidip geldiğinden başladı. Halbuki hain Barış Gürses Grup Yorum’la tanışmak için neler yapmamıştı ki!
2018 yazında Grup Yorum’la tanışmak için İdil kültür merkezine geldi ama onlarla tanışamadı. Düzensiz aralıklarla Grup Yorum’la tanışabilmek için İdil Kültür Merkezi’ne gelmeye devam etti. Kendi anlatımına göre; 2019 Mayıs’ında İdil Kültür Merkezi’ne yönelik polis baskınından sonra “merak ettiği için” kültür merkezine yine geldi. 2019 Mayıs’ından Eylül’e kadar bir anda ortadan kayboldu. Ve ardından yeniden geri döndü.
Barış Gürses, Grup Yorum, İdil Kültür Merkezi ve 20 devrimci hakkında ifade vermiş bir haindir. Kendisini kurtarabilmek için yalanlara başvurmuştur. Barış Gürses’in verdiği yalan ifadeler nedeniyle Grup Yorum üyeleri tutuklanmıştır.
Peki Grup Yorum kimdir ve bu hain kimin hakkında yalanlar söylemiştir?
*Grup Yorum, antifaşisttir. Grup Yorum, antiemperyalisttir.
*Grup Yorum, vatanseverdir. Grup Yorum, enternasyonalisttir.
*Grup Yorum, halk kültürünü ve sanatını, devrimci kültür ve sanatla birleştirendir.
*Grup Yorum, demokratik halk iktidarı için mücadele eden, nerede bir haksızlık ve adaletsizlik varsa, nerede bir direniş varsa orada olan; halk için kültür ve sanat yaptığını, şarkılar, türküler bestelediğini, mücadele ettiğini bütün dünya halklarına açıkça beyan eden DÜNYA ÇAPINDA BİR MÜZİK GRUBUDUR.
İdil Kültür Merkezi, adını dünyanın ilk kadın ölüm orucu şehidi, devrimci sanatçı AYÇE İDİL ERKMEN’den alan bir kültür merkezidir. İdil Kültür Merkezi Grup Yorum’un evidir. Devrimci sanatçılığın, halkın mücadelesiyle yoğrulduğu bir direniş kalesidir.
Grup Yorum ve İdil Kültür Merkezi halkın mücadelesinin içinden doğan iki devrimci kurumdur.
Bu mevziler İdil’lerle, Ayşe Gülen’lerle yaratılmış, bu gelenek kuşaktan kuşağa aktarılmıştır.
Grup Yorum, yedi notanın komutanı Helin Bölek, yıldızlı yürek İbrahim Gökçek’i şehit veren, 3 kıtada milyonlara 50 KONSER veren, Dünya Halklarına umut taşıyan bir müzik grubudur.
Helin Bölek ve İbrahim Gökçek’in direnişini sadece Anadolu halkları değil 51 ülkenin antiemperyalist, antifaşist halkları ve devrimci örgütleri sahiplendi. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde ve Türkiye’de BİNLERCE İNSAN, GRUP YORUM’un, Helin’in, İbrahim’in Ölüm Orucu Direnişini destek mesajları ve protesto açıklamalarıyla, gösterileriyle, şarkı, beste ve şiirleriyle, video çekimleriyle SAHİPLENDİ. Grup Yorum’un Ölüm Orucu Direnişini ve taleplerini desteklemek İçin 5355 Eylem-Gösteri-Açıklama yapıldı. Türkiye’de 1781 sanatçı, aydın, yazar Grup Yorum’un taleplerinin kabul edilmesi için imza, çağrı, şarkı, şiir ve açıklamalarla destek verdi. Avrupa’da yaşayan Türkiyeli halkımızın ve Grup Yorum Gönüllülerinin direnişi sahiplenmek için aynı gün yaptığı açlık grevine 3000 kişi katıldı. Farklı zamanlarda defalarca destek açlık grevleri yapıldı.
Halkımızın Grup Yorum’u sahiplenmesi emperyalizmin ve faşizmin bütün terör listelerini boşa çıkartmıştır. Hiçbir itirafçı, işbirlikçi, ajan, polis iftirası, terör listesi Grup Yorum’un YÜRÜYÜŞÜNÜ DURDURAMAZ. ÇÜNKÜ GRUP YORUM HALKTIR.
Barış Gürses milyonlara konser vermiş, milyonların dilinde şarkı olmuş, dünya halklarının yüreğine ışık tutmuş Grup Yorum’a ihanet etti. Yalancı bir itirafçının itiraflarıyla devrimciler tutuklandı. Faşizmin adaletsiz yargısı onlarca yıl hapis cezası vermek için iştahla bekliyor. Dünya halkları onun bu ihanetini unutmayacak, affetmeyecek.
Barış Gürses’in bir hain olduğunu torunları dahi bilecek. Grup Yorum ise onurlu yolunda yürümeye devam edecek. Hainler yaşadıkları yerlerde bile korkularından sokağa çıkamazlar, halk onların yüzüne tükürür. Yalancılığı, işbirlikçiliği, iftiracılığı Anadolu halkları yüzyıllardır lanetlemiştir.
Ne Barış Gürses gibi yalancı iftiracılar ne de polis baskınları ne AKP faşizminin açtığı davalar, ne de terör listeleri Grup Yorum’u bitiremez, İdil Kültür Merkezi’ni yok edemez.
Grup Yorum Halkın, Haklının Sesidir
Türküler Susmaz, Halaylar Sürer,
Hainler De Tarihin Çöplüğüne Gider.
İftiracı Hain
Gördüğünüz Yerde Yüzüne Tükürün!
Ad: Barış
Soyad: Gürses
Tc Kimlik Numarası: 44362402522
Doğum Tarihi: 28.10.1988
Doğum Yeri: İstanbul-Bakırköy
Öğrenim Durumu: İlköğretim
Mesleği: Grafiker
Adresi: Cihangir Mah. Keramet Sok. Güller Apt. Blok No: 5 İç Kapı No: 7 Avcılar I İstanbul
Telefon Numarası: 05537351186
Mail Adresi: Baris-Gurses@Hotmail.Com
Almanya HFG Açıklama: Çocuklarımızı Düzene Değil Devrimcilere Emanet Edelim
Bizler bugün 15 Nisan 2021 tarihinde direniş meclisinin
başlattığı uzun yürüyüşünün dördüncü günündeyiz ve Berlin’deyiz. Bugün metroya
binerken durakta çok çarpıcı bir olaya denk geldik. İki tane uyuşturucu
bağımlısı peron da herkesin önünde Eroin çekiyorlardı.
Ve bunu da polisin önünde yapıyorlardı. Bizim için şu
tekrardan netleşti suçlu bu içen bağımlılar değil! Suçlu bu insanları bu hale
getirenlerdir.
Alman devletinin polislerin önünde açıktan uyuşturucu
satılıyor ve içiliyor ve devlet buna göz yumuyor.
Ama ırkçılığa ve yozlaşmaya karşı mücadele edenleri oturum
haklarından gasp ediyorlar.
Çünkü bu düzen böyle kalmalı ki emperyalizm daha da sömüre
bilsin diye düşünmeyen insanlara ihtiyacı var!
Biz buna karşı çıkacağız ve elimizden gel her şeyi yapacağız
çünkü biz
Hasan Ferit’in yoldaşlarıyız,
çünkü biz Recep Hasar’ın yoldaşlarıyız,
çünkü biz Birol Karasu’nun yoldaşlarıyız!
Bu düzenin çivisi çıkmış. Kendiliğinden değişmez ancak biz
birlikte el ele verirsek bir şeyler değiştire biliriz onun yüzünden diyoruz ki:
Çocuklarınızı Düzene Değil Devrimcilere Emanet Edin!
Halkız Haklıyız Kazanacağız!
Avusturya Halk Cephesi: Kapitalizmin Savaşı Pandemiye Değil Halka Karşıdır
Covid-19
ilk olarak Çin’in Wuhan (Vuhan) kentinde ortaya çıktı ve kısa bir zamanda
Çin’in diğer
bölgelerine
ve daha sonra tüm dünyaya yayıldı. Çin’de 23 Ocak 2020’den itibaren yürürlüğe
koyulan
karantina ve sokağa çıkma yasakları gibi, virüsün yayılmasını engellemek amaçlı
alınan
önlemler,
daha sonra salgının ulaştığı hemen hemen bütün ülkelerde uygulandı.
Virüsün
ilk olarak ortaya çıktığı ve yayılmaya başladığı dönemlerde insanlar alınan
önlemlere destek
verip,
hükümetlerin aldığı kararlara harfiyen uyduysa da zaman geçtikçe bu durum da
değişmiş, bir
çok yerde
hükümetlere verilen destek yerini hayal kırıklıklarına, hükümetlere karşı
güvensizliğe ve
öfkeye
dönüşmüştür.
Dünya
Sağlık Örgütü raporlarına göre, fert başına en yüksek sağlık harcaması yapan
ülke, herkesçe malum olabileceği gibi, ABD’dir. Ancak, rapor verileri,
maalesef, fert başına harcama miktarı ile sağlık hizmetlerinde kalite ilişkinin
ters olduğunu ortaya koyuyor.
Dünya
Sağlık Örgütü raporuna göre günümüzdeki durum şöyledir: sağlık hizmeti kalitesi
olarak sıralamada en yüksek mevki Küba ve Kerela tarafından tutulmaktadır.
Küba’yı
tanıyoruz; herkesçe malum ekonomisi ve siyaset politikalarıyla, özellikle de
sağlıkta hepimize gıpta ettiren bir ülkedir. Kerela’ya gelince, Hindistan’ın
güney batısında sağlıkta sosyalizasyon uygulamasıyla tanınan bir bölgedir.
Görülüyor
ki, sermayenin başatlığında oluşturulan piyasa düzeni toplumsal yarara
hizmetten uzaktır. Çünkü sermaye salt kendi çıkarını düşünme eğilimindedir ve
sosyal yararı dışlar. Ne var ki, sağlık sorunları bağlamında günümüzde yaşanan
pandemi karşısında sermaye sahipleri aşırı risk ile, güçlü ilaç firmaları ise
çaresizlikle karşı karşıya kalmışlardır.
Kovid-19
gelir farkları gözetmeden tüm insanlara bulaşabilmekte ve hiçbir ayırıma
girmeden herkesi de yoklayabilmektedir…
Avrupa’da
İsveç dışındaki bütün ülkeler, pandemiye karşı mücadelede çözümü “hayatı
durdurmak”ta
bulmuşlardır.
Çünkü on
yıllardır sağlık alanında yapılan kesintiler, özelleştirmeler vs. yüzünden
Avrupa’nın
sağlık sistemiyle en çok övünen ülkeleri bile tam bir çıkmaza girmiş
durumdalar.
Geçmişteki salgınlar, sonuçta
yüz binlerce veya on milyonlarca insanı kırıp geçiriyordu ama hayatı, tümüyle
durma noktasına getirmemişti.
Kovid-19 afetinin en önemli farkı burada.
Tabii, bu pandemik/küresel fenomeni, salt Kovid-19 salgınına
bağlamak ve olayın sadece medikal (tıbbi) yanıyla ele almak yetersiz kalır.
Koronavirüsün saldığı
korku ve dehşetin arka planında yer alan vahşi küresel kapitalizmin yol açtığı
derin ekonomik, sosyal ve kültürel tahribatı gözden kaçırmamakta yarar var.
Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü
Öğretim Üyesi Prof. Dr. Utku Perktaş, salgının ana sebebini şöyle belirliyor:
İnsanoğlunun bio-çeşitliliği yok eden etkinlikleri nedeniyle Kovid-19
benzeri hastalıklar ve yeni virüsler ortaya çıkıyor. Tropikal ormanları istila
ettik, hayvanları öldürdük, yaşadıkları ağaçları kestik. Virüsleri doğal
alanlarından çıkardık, yeni yaşam alanları haline geldik…
Dünya tarihinde beş büyük
kitlesel yok oluş var. İlki, 2 milyar 450 milyon yıl önce yaşandı ve o dönem
var olan canlıların neredeyse yüzde 70’i ortadan kalktı. Sonuncusu ise 66
milyon yıl önce yaşandı. Bu sefer de dev cüsseli dinozorlar ortadan kalktı. Her
şey doğal seyri içinde gerçekleşiyordu…
Dünyadaki biyolojik
çeşitlilik bir darboğaza girdi, iklim normal seyrinden saptı. Mikroplar,
hastalıklar, salgınlar kendini göstermeye başladı. Yani, beş büyük yok oluşu
deneyimleyen dünya, bugün altıncı yok oluşun içinde. Yakın tarihimizde
yaşadığımız salgınlar bu konuda en somut örnekleri oluşturuyor.
Kapitalist
Devlet, Halka Karşı, Bir Avuç Burjuvanın Örgütüdür.
Covid-19
salgını kapitalizmin “sosyal devlet “yalanını yerle bir etmiştir. Avrupa
Birliği’nin ekonomik
anlamda en
büyük ülkesi, dünyanın dördüncü büyük ekonomisine sahip Almanya, salgınla
mücadelede
herhangi bir planın olmadığını göstermiştir. Başka diğer alanlarda olduğu gibi,
halk sağlığı
alanında da
böylesi muhtemel salgınlara karşı halkı korumak ve yaşatmak gibi bir plan ve
projeleri,
bir
konseptleri olmadığı artık herkesçe, bütün halk kesimlerince görülmekte ve
bilinmektedir.
Bugün bu
devletlerin hiçbirinin aradan geçen yaklaşık bir buçuk yıla rağmen bir test
stratejisi, kontak
takip
planı ya da sağlık sistemini güçlendirme-kapasitesini arttırma gibi planları
yoktur, olamaz. Bu
kapitalizmin
doğasında yoktur. Şimdi rakamlarla, pandemi öncesi on yıllar boyunca
kapitalizmin halk
sağlığında
ne gibi kısıtlamalar yaptığına bakalım. Burada sadece Almanya ve Avusturya’daki
rakamlara
yer
vereceğiz. Bu kısıtlamaların, AB üyesi İtalya, İspanya, Fransa ve Yunanistan
gibi ülkelerde çok daha
büyük
olduğunu belirtmekte fayda var.
Almanya’da
son 30 yıl içerisinde yaklaşık 500 hastane kapatılmıştır. 2018 yılında yapılan
sayımda,
Almanya’daki
yatak sayısı 1991 yılından itibaren dörtte bir (1/4) oranında azalarak 498.
350’ye
gerilemiştir
(Statista.com).
Devlete
bağlı hastanelerde bu gerileme yaşanırken, özel sektöre ait hastanelerin yatak
kapasitesinde
artış
görülmektedir. Bu ülkede özel sektörün toplam sağlık sistemindeki payı %40
civarına ulaşmıştır.
Sağlıkta
özelleştirme çocuk sağlığı alanında da kendini göstermiştir. Çocuk
hastalıkları, tedavisi çok
zaman alan
ve personel gerektiren yüksek masraflı bir meslek dalı olduğundan özel sektöre
ait
hastanelerin
ilgisini çekmemektedir. Çocuk yatak sayısı 30 yıl içerisinde 32.000’den 18.600
yatak
sayısına
(2017 yılı) gerilemiştir.
Bu arada
pandeminin ortasında sadece 2020 yılı içerisinde Almanya’da özel 20 Hastane ve
Klinik
kapatılmıştır.
Bütün bunlar hastanelerin mevcut kapasitesi aşılmasın diyerek halka sert
önlemler
dayatılırken
oluyor.
Avusturya’da
da durum Almanya’dakinden farklı değildir. 1990 yılında yaklaşık 81.000 olan
yatak
sayısı
2019 verilerinde 63.500 civarına düşmüştür. Hastane kapatmalar, yatak sayısını
azaltmalara
çözüm
olarak bulunan şey ise hastaların hastanede her zamankinden daha kısa süre
tutulmaları
olmuştur.
Avusturya’da
en son direk Sayıştay başkanının talebi ile 2015 yılında yoğun bakım yatak
sayısının %40
azaltılması
girişimi, gösterilen direniş sayesinde başarısız olmuştur. Avusturya şu an 2567
yoğun bakım
yatağına
sahiptir. Hesabı siz yapın. Eğer bu girişim başarılı olsaydı ne olurdu?
Pandemi
Gerçek, Kapitalizmin Pandemiyle Savaşı Yalandır. Bu Krizi De Halka Ödetmek,
Halkın
Sırtına Yüklemek İstiyorlar.
Avrupa’nın
birçok ülkesinde Covid-19 ile mücadele çerçevesinde çıkarılan yasalar, yapılan
hak
gaspları,
pandemi ile mücadele stratejisi olmayan devletlerin, bu durumu fırsata çevirme
çabasının
ürünüdür. Halkı,
toplumları evlere hapsederek, insanları birbirinden kopuk, ruhsuz, çaresiz
bıraktırarak;
Yalnızlaştırma,
Yabancılaştırma ve Yozlaşmanın bataklığında boğarak, toplu test kitleri adı
altında
kişisel
bilgileri takip etmenin meşru zemini olarak kullanılıyor pandemi kısıtlamaları
ve yasakları.
Çıkarılan
yasaların tamamı da anayasaya aykırı ve hukuksuzdur.
Hukukçular,
devletin pandemi yasalarını kalıcı hale getirmeye çalıştığını söylüyor ve
ekliyorlar:
”
Daha önce çeşitli nedenlerle çıkarılan geçici yasalar bugün “terörle
mücadele” bahanesiyle
kalıcılaştırılmıştır.
Devlet
covit-19 nedeniyle risk altında bulunan toplumun %3’ünü sözüm ona korumak için
geriye kalan
%97’sinin
hayatlarını çalmaktadır. Bugün psikiyatri servisleri dolup taşmakta, pandemi
öncesi zaten
psikolojik
sorunları olan insanların durumları daha da kötüleşmektedir. Okul çocuklarında
öğrenme
güçlüğü,
motivasyon sorunu hat safhalarda ve önlenemez bir sorun haline gelmiştir.
Aile içi
şiddet oranları pandemi öncesine oranla %29 artış göstermiştir.
Dünya
geneli yüzbinler, milyonlar işinden olmuş, gelecek kaygısıyla yaşamaktadır.
Kapitalizm,
medya aracılığı ile yaydığı “en kötü senaryo”lar ile halkı evlere
hapsederek pandemiyle
savaştığını
iddia ediyor. Gerçek ise kapitalizmin, kitleler üzerindeki baskı ve kontrolünü
arttırarak
haklar ve
özgürlükleri gasp etmek için pandemiyle mücadele adı altında halka saldırıyor
olmasıdır.
Bütün bu
kısıtlamalar, insanların sevdikleriyle iletişim kurmalarını sınırlamayı
içerirken, emeğiyle geçinenler yine de işe gitmek zorundalar. Sanki korona
virüsü iş yerlerinde kimseye bulaşmaması gerektiğini biliyormuş gibi. Çalışanlar
sınırlı kapasitedeki ulaşım araçlarına hâlâ mecbur durumdalar. Neoliberal
zamanın ruhuna teslim olmuş iktidarlar için şirketlerin kârlarının çalışanların
ihtiyaçlarından daha önemli olduğu belirgin bir biçimde ortada.
Alman
solunun “sıfır Covid” stratejisi talep etmesinin nedeni tam da budur. Ekonomi
Avustralya’daki gibi kısa bir süreliğine kapatılmalıdır ki ofiste, atölyede
veya fabrikada kimseye bulaşmasın. Ancak bundan sonra ekonomi daha hızlı bir
biçimde yeniden açılabilir. Diğer yandan seyahat acenteleri, restoran çalışanı,
kuaför, serbest meslek sahibi gibi çalışma şansı elinden alınanların
geçimlerini sürdürmek için federal hükümetten yardım talep ettiklerinde
karşılaştıkları kocaman bir bürokrasi yığını. Bununla birlikte otomobil
üreticileri, havayolları işletmeleri gibi büyük şirketler için milyarca avro
parası olan ve hissedarlara sağladıkları tıkır tıkır işleyen bir sistemleri
var.
Yalnızca
Lidl süpermarketleri sahibi Dieter Schwarz pandeminin ilk yılında 11,1 milyar
avro zenginleşti.
Yine “Dr. med Claus Köhnlein” isimli bir
doktorun sosyal medyada da epey yaygınlaşan bir videoda söylediklerini Yeni Mesaj
gazetesinden Yusuf Karaca da gündeme getiriyor.[14] Dünya Sağlık Örgütü’nü cinayet şebekesi
diye tanımlayan Karaca, yazısında doktorun şunları söylediğini iddia ederek
koronavirüsün küresel bir yalan zinciri olduğu tezini güçlendiriyor:
“Dünya Sağlık Örgütü isteği ve yönlendirmesi
sonucunda,24 saat yalan haberler yapılmakta. Boğaz ağrısı, nefes darlığı ve
öksürük şikayeti ile gelene test yaparsanız, pozitif çıkması normal. Ve asla
test sonuçları gerçek değil. Test olayı, düşülen tuzağın birinci aşaması…
Test sonucunda yapılan tedavi ise tuzağın
ikinci aşaması…Testin pozitif çıkmasıyla, yüksek miktarda kortizon ve ağır
antibiyotikler devreye giriyor. ‘Korona tedavisi’ diye uygulanan şema, başka
rahatsızlığı olan insanların ölümüne neden oluyor. Korona değil, ‘korona
tedavisi’ öldürüyor. Ölüm arttıkça ve hastaneler test tuzağına düştüğü için,
hasta sayısı artıyor ve panik her geçen gün büyüyor. … Olmayan bir salgından,
insanlar ölüyor. … Her şey normal seyrinde, ölümler virüsten değil.”
Tek
kurtarıcı olarak gösterdikleri aşı kampanyalarını da yüzlerine gözlerine
bulaştırdılar.
Kapitalizm,
halkı aşı patent haklarını elinde tutan birkaç ilaç tekeline muhtaç etmiştir.
Bu nedenle
her yerde yeterli miktarda aşı üretilememekte, üretilen aşılar da en zengin
ülkeler
tarafından
ilk elden alınmaktadır.
Yoksul
ülkelerin yoksul halkları pandemiyle baş başa bırakılmıştır. Lütfedip arda
kalanları,
gönüllerinden
kopanı yüzyıllardır emperyalizmin sömürdüğü ülkelere göndermektedirler.
Aşıyı alan
ülkelerde aşı organizasyonları da tam bir fiyasko ile sonuçlanmaktadır.
Emekçi
halklarımızı sömüren kapitalist devletler, bir avuç asalak tekellerin talepleri
için
halkın hiç
bir sorununu çözecek stratejiye sahip değildirler.
Yoksulluğun
ve açlığın uluslararası düzeyde yayıldığı ortada. Tedarik zincirleri çöktü ve
zor durumda olan ülkelere herhangi bir yardım söz konusu değil.
Avrupa
Birliği güney ülkelerinin başta tıbbi gereksinimleri olmak üzere ciddi bir
biçimde etkilendikleri ortada. Bu ülkelerin ekonomik ve siyasi düzeyde
zayıfladıkları da.
Aşı
dağıtımına gelince en büyük mali kaynaklara sahip olanlar şimdiden yarışı
kazandılar. Gelişmekte olan ülkelere neredeyse ya hiç aşı ulaşmadı ya da son
derece sınırlı düzeyde.
Avusturya’da
Ocak ayından bu yana 85 yaş üstü vatandaşların sadece %60’ı ilk aşısını
olmuştur.
Bu oran
75-85 yaş arası insanlarda sadece %39 dur. Ölümlerin en çok yaşandığı yaş
aralığındaki
insanları
korumak yerine, toplu kapatmalar yaparak, insanları birbirinden izole eden
uzaklaştıran
bir yaşam tarzını dayatıyorlar.
Halkın
sağlığı, kapitalizmin umurunda değil, hiçbir zaman da olmamıştır. Almanya’da
her hafta 700
kişi
kanserden ölüyor. Her yıl ise 500 bin yeni kanser vakası yaşanmaktadır. Bu
sadece bir örnek.
Dahası
Covid-19 nedeni ile yoğun bakıma alınanlarda ise ölüm oranı %3-8 arasındayken;
bu oran
akciğer iltihabından dolayı yoğun bakıma alınanlarda %8-13 arasındadır.
Almanya’da
her yıl yaklaşık 12 bin kişi hastane mikrobundan ölmektedir.
Bu
rakamlar Avrupa’nın diğer ülkelerinde de az değildir. Kapitalist
devletlerin
on yıllardır buna karşı aldığı bir önlem yoktur. Aksine hastane kapatmak, yatak
sayılarını
azaltmak,
personelden kısmak vardır. Dünyanın dördüncü büyük ekonomisi Almanya, yaşlıları
bakım ve
huzur
evlerinde dahi koruyamamıştır. Covid-19 nedeniyle yaşanan ölümlerin çoğu 80 yaş
üstü ve
huzur
evlerinde kalanlar arasındadır. Kapitalizm, 40 yıl 50 yıl çalıştırdığı
insanları huzur evlerinde
öldürüyor.
Pandemiyle salgınla mücadele diye, sağlıkta on yıllardır yapılan kesintilerin
faturası halka
ödetilmek
isteniyor.
Hem suçlu
hem güçlü hem de kurnazlar. “Sizin sağlığınız” için deyip; halktan
gönüllü olarak en temel
hak ve
hürriyetlerinden feragat etmesi isteniyor. Fransa Cumhurbaşkanı Makron, pandemi
nedeniyle
ulusa
seslenişinde “bir savaştayız” demişti. Bu savaş halkın sağlığı için
bir savaş değil; halka
karşı, tekellerin
savaşıdır. Gerçek olan budur.
AKP
faşizmi tarafından yönetile(meye)n ülkemizde, durum çok daha da korkunç.
Ülkemizde de
öldüren
pandemi değil, kapitalizmin-faşizmin kendisidir.
AKP, bu
sefer de pandemi bahanesiyle sokakları emekçi halka yasaklarken, kendisi
kongreler,
mitingler düzenlemekte, halka dayattığı yasakları, kendisi çiğnemektedir.
Çalışmak
zorunda olan emekçi ve yoksul halkımıza sokağa çıkma yasağına karşı gelindiği
için para
cezaları
yağdırmakta, pandemiyi kendi çıkarları uğruna soygun bahanesi yapmaktadır.
AKP‘nin
gündeminde halka karşı savaşı örgütlemekten başka bir şey yoktur.
Yaşadığımız
her yerde bütün bu hak gasplarına, baskı ve yasaklara karşı birleşmekten, hakkımız
olanı
almaktan başka
çare yoktur! Emperyalizmin, faşizmin bize reva gördüğü bu insanlık dışı hayata
mecbur
değiliz. Biz bu dünyaya bir avuç alçağı, asalağı zengin etmeye gelmedik. Onların
yasaları altında
ezilmek
zorunda değiliz. Onlar bir avuç biz milyarlarca dünya halklarıyız.
Birleşelim
Savaşalım Kazanalım!
Kahrolsun
Kapitalizm Yaşasın Sosyalizm!
Avusturya
Halk Cephesi
Yunanistan Özgür Tutsakları: AKP Faşizmi Devrimcileri Hiçbir Şekilde Teslim Alamayacak
6 Nisan tarihinde yayımlan Resmî Gazete’de devrimciler bir
kez daha hedef alınmıştır. AKP faşizmi tutsaklıkla, işkence ile devrimcilikten
vazgeçiremediği devrimcileri şimdi de “mal varlığına el koyarak” teslim almaya
çalışıyor.
AKP faşizmi benim ve 8 yoldaşımın “mal varlığına el
koyduğunu” resmî gazetelerinde yayımlayarak ilan etti. Bu bizim için bir
onurdur.
Adım Sinan Oktay Özen 22.12.1959 Adapazarı doğumluyum.
Ömrümün 45 yılını devrimci mücadeleye adamış 1976 yılından buyana devrimci
saflarda yer almaktayım. 1976 yılından buyana defalarca kez gözaltına alınıp
işkence ve baskılara maruz kalıp defalarca tutsaklık yaşadım. Devrimciliğimden
ve halkımdan koparılmaya çalışıldığım bu tutukluluk dönemlerinde faşizmin ve
emperyalizmin her türlü baskı ve işkencesinin karşısında teslim olmayıp
mücadeleye devam ettim. AKP faşizmi tutsaklıkla, işkence ile devrimcilikten
vazgeçiremediği devrimcileri türlü yöntemlerle teslim almaya çalışıyor.
Benim “mal varlığım” sizin gibi bankaları hortumlayarak,
vatan topraklarını, fabrikalarını satıp paraları ayakkabı kutularına
saklayarak, halkı soyarak olmadı. Benim mal varlığım miras yoluyla kalan
alınteriyle kazanılmış resmi bir maldır.
Devrimcilerin para, mal mülk gibi bir derdi yoktur.
Çünkü, devrimciler halkına ve devrime bağlılığını hayatın
her alanında defalarca kez göstermiş, mücadelesini süreklileştirmiştir.
AKP faşizminin başvurduğu bu ahlaksız yönteminin karşısında
olmaktan ONUR DUYARIM.
Onlarca sene sürgünde yaşamamız, işkence tezgahlarında
geçmemiz, hapishane hücreleri bizim devrimciliğimizi büyütmekten başka hiçbir
etki yaratmamıştır. Emperyalizm ve işbirlikçisi oligarşi bunu çok iyi bildiği
için yeni hamleler denemekte ama nafile biz devrimciyiz. Halkımızın özgürlüğü
vatanımızın bağımsızlığı için yani bağımsız, demokratik ve sosyalist bir
Türkiye için ömrümüzü mücadeleye adamış insanlarız. İşte faşizmin korkusu da
tam olarak bundandır. Bizi hiçbir zaman, hiçbir koşulda teslim alamadı. Çünkü
biz biliyoruz ki faşizm ile uzlaşırsak işte o zaman faşizme teslim olmuş
oluruz. Bin kere hayır diyoruz, faşizme karşı hiçbir koşulda teslim olmadık
olmayacağız.
Değil mal varlıklarımıza el koymak isterlerse canımızı
alsınlar yine de devrimciliğimizden ödün vermeden inandığımız değerler uğruna
mücadele etmeye devam edeceğiz. Faşizme asla teslim olmayacak sonuna kadar
mücadele edeceğiz.
Ben ömrümün 45 yılını mücadeleye adamış, nice işkencelerden,
tutsaklıklardan geçmiş ve bugüne kadar faşizmin her türlü baskı ve işkencesine
karşı devrimciliğini korumuş ve büyütmüş halkımın bir sıra neferiyim. Sadece
AKP faşizmi değil emperyalistler ve onun işbirlikçisi oligarşi devrimciler
karşısındaki acizliğini defalarca kez farklı yöntemlerle göstermiştir. Ama
hiçbir seferinde sonuç alamamıştır.
Bugün AKP faşizminin başvurduğu bu yöntemden yoldaşlarım ve
ben onur duymaktayız. Kafalarımıza ödüller konulması bile faşizmin teslim alma
çabalarında sonuç vermemiştir. İşte bu sebeple “Osmanlı’da oyun çoktur” diyor
ve faşizmin bu acizliği karşısında bir kez daha haykırıyoruz DEVRİMCİLİK YAPMAK
SUÇ DEĞİL GÖREVDİR.
Bu inançla faşizme emperyalizme meydan okuyoruz, tüm
gücünüzle saldırın devrimciliğimizi teslim alamayacaksınız
Kahrolsun Faşizm Yaşasın Mücadelemiz
Devrimcilik Yapmak Suç Değil Görevdir
Sinan Oktay Özen- Yunanistan Özgür Tutsakları





