Home anti emperyalist cephe Ayten Öztürk’e Özgürlük Komitesi: Ayten Öztürk’e Özgürlük İstiyoruz

Ayten Öztürk’e Özgürlük Komitesi: Ayten Öztürk’e Özgürlük İstiyoruz

by halkinkutuphanesi@gmail.com
Ayten Öztürk’e Özgürlük Komitesi: Ayten Öztürk’e Özgürlük İstiyoruz - Image 1

Ayten Öztürk’e Özgürlük Komitesi: Ayten Öztürk’e Özgürlük İstiyoruz - Image 1

Devrimci tutsak Ayten Öztürk’ün 3,5 yıllık tutsaklığının
ardından Çağlayan Adliyesi 3. ACM’de 10 Haziran günü saat 13.00’te duruşması
görüldü. Çıkartıldığı mahkemece öncelikle iki kez ağırlaştırılmış müebbet
cezasına çarptırıldı. Ardından ev hapsi cezasıyla tahliyesine karar verildi.

Ayten Öztürk’ün davasında hukuksuzluk devam ediyor!

Ayten Öztürk 10 Haziran günü hapishane çıkışı tahliye
edildiği dosya ile aynı tarihli bir olay gerekçe gösterilerek gözaltına alındı.

Lübnan Havalimanı’nda 8 Mart 2018’de gözaltına alındıktan
sonra başına çuval geçirilerek Türkiye’ye kaçırılan ve özel bir uçakla
Ankara’ya getirilen Ayten Öztürk, 6 ay boyunca bilinmeyen bir yerde her türlü
işkenceye tabi tutuldu. Ayten yoldaşımızın bir yılı aşkın bir süre sonra ilk
duruşması görüldü. 6 ay boyunca Ankara’da bilinmeyen bir resmi kurumda maruz
kaldığı ağır işkenceleri yaptığı savunma ile anlatmıştı. Gizlilik kararı
verilen ve karartma uygulanan duruşmada; yaşananlar, tutanaklar ve Ayten
Öztürk’ün el yazısıyla yaşadıklarını anlattığı belgeler ilk defa Türkiye ve
dünyanın birçok ülkesinde örgütlediğimiz kampanyalar sonucu ortaya çıkmıştı. Ayten
Öztürk, resmi gözaltı tarihinin 28 Ağustos 2018 Ankara Terörle Mücadele Şubesi
göründüğünü ancak bunun gerçeği yansıtmadığını, 13 Mart 2018’de yasa dışı
biçimde bir gözaltı merkezine götürüldüğünü ve 6 ay işkence yapıldıktan sonra
bir mizansenle gece yarısı açık arazide polise teslim edildiğini aktarmıştı.

Alınan bu kararla, Türkiye’de hak ve hukukun olmadığını
adaleti bu devletin veremeyeceğini bir kez daha görmüş olduk. Eşkıyaca
kaçılarak, Türkiye’ye iade edilen, aylarca her tür işkence maruz kalan Ayten Öztürk
değil işkence yapanlar tutuklanıp yargılansın!

Adaletsizliğe karşı mücadele etmeye ve direnmeye devam
edeceğiz!

Ayten Öztürk Onurumuzdur!

Ayten Öztürk derhal serbest bırakılsın!

Ayten Öztürk’e Özgürlük Komitesi

Ayten Öztürk’e Özgürlük Komitesi olarak bir kez daha Ayten
yoldaşımızın yaptığı savunmanın tam metnini yayınlayarak yaşanan vahşeti bir
kez daha görülmesini istiyoruz:

AYTEN ÖZTÜRK’ÜN SAVUNMASININ TAM METNİ

Ben bu davamla ilgili ilk savunmamı 10 Eylül 2018 tarihinde
SEGBİS aracılığıyla yaptıktan sonra serbest bırakılmıştım. Ancak, Ankara’daki
davamla bu davam birleştikten sonra yeniden tutuklu yargılanmaya başladım.

Ankara’da hakkımda dava açılmasının temel sebebi İstanbul’da
görülen davamdan aranıyor olmam olarak gösterildi ki arandığımı bilmiyordum.
İstanbul’daki davamdan serbest bırakılmam, Ankara’nın tutuklama nedenini de
ortadan kaldırıyor. Fakat hala anlamsız bir şekilde tutukluluğum devam ediyor.

Her iki davamla ilgili hakkımdaki iddialara cevap vereceğim
ama önce buraya gelinceye kadar neler yaşadığımı size anlatmak istiyorum. Ben
yaklaşık bir senedir yaşadıklarımı anlatabilecek bir mercii arıyordum. Her
anlatmaya çalıştığımda engellendim, görmezden gelindim. Ancak gerçekler
gizlenemez, üstü kapatılmaz, er ya da geç ortaya çıkar. Bu nedenle
anlatacaklarımın kayda geçmesini talep ediyorum.

Anlatacaklarım, gizli bir yerde, yasa dışı ve gayr-ı meşru
bir şekilde altı ay yaşadığım işkenceli sorgulardan sonra kurgulanmış bir
senaryo ile tutuklanmam üzerinedir. Yaşadıklarım, baştan sona insanlık dışı ve
hukuksuzdur. Ankara iddianamesinde gözaltına alındığım tarih; 28 Ağustos 2018
olarak geçiyor. Bu tarih emniyet kayıtlarına geçen resmi tarihtir. Oysaki, ben
28 Ağustos’tan önceki altı ay boyunca gizli bir yerde gayr-ı resmi bir şekilde
tutularak işkence gördüm. Bu nedenle gözaltı tutanağındaki tarih, yanlıştır,
sahtedir.

 

Ben, 8 Mart 2018 tarihinde Lübnan havaalanından Lüblanlı
yetkililer tarafından gözaltına alındım. Gözaltındayken, Türkiye
Konsolosluğu’ndan “Kadri” isimli bir şahıs benimle görüştü ve kendi telefonuyla
resimlerimi çekti. Bu görüşmeden sonra Lübanlı yetkililer defalarca üstümü ve
eşyalarımı onursuzca aradılar. Herhangi bir suç unsuruna rastlanmadılar.
Gözaltında tutmalarının sebebi, üzerimde kaçakçılardan satın aldığım ve
başkasına ait olan bir pasaport taşımamdı. Ben on yıldır Suriye’de yaşıyordum.
Ve savaş koşulları nedeniyle Avrupa’ya vizesiz gidebileceğim bir pasaport temin
ederek gitmek istedim.

Lübanlı yetkiler, beni serbest bırakacaklarını
söylüyorlardı. Ancak 13 Mart akşamı beni apar topar havaalanına götürdüler.
Oraya gözlerim bağlı ve ellerim arkadan kelepçeli bir şekilde götürüldüm.
Havaalanına varınca arabada ellerimi ve gözlerimi açıp indirdiler. Havaalanının
özel bir girişiydi. Beni alelacele kör bir noktaya çektiler. Orada yüzlerini
görmediğim şahıslar, gözlerimi hızla bağlayıp kafama çuval geçirdiler. Ellerimi
de arkadan kelepçelediler. Ayın hızla ve panikle koştururcasına, işkenceyle
beni bir uçağa bindirdiler. Uçağın sessiz çalışmasından özel bir uçak olduğunu
anladım.

Yaklaşık bir saatlik bir yolculuktan sonra uçaktan inerken,
bağırarak kaçırıldığımı ve kim olduğumu söylemeye çalışınca hem ağzımı
bantladılar, hem de elleriyle sıkıca kapatarak nefes almamı engellediler.
Uçaktan indikten yaklaşık 15 adımlık bir mesafeden sonra koştururcasına ve
saldırganca beni bir yere soktular. Aynı kişiler girdiğimiz yerde hızla
kelepçelerimi açıp, işkenceyle zorla çırılçıplak soydular. Sonra çıplak halde
sürükleyerek beni süngerli bir hücreye attılar. Gözlerim hala bağlıydı. Yanıma
iki parça giysi attılar.

Bir süre ellerim arkadan kelepçeli ve gözlerim bağlı halde
bekledim. Yine saldırganca kapımı açıp hızla işkenceyle beni altı adımlık uzaklıktaki
bir yere soktular. Beni bir sandalyeye oturtup dışarı çıktılar.

Odadaki “R” harfini telaffuz edemeyen bir ses; “Hoş geldin
Ayten. Biz seni tanıyoruz. Biz senden birkaç şey öğrenmek istiyoruz. Aslında
bildiğimiz şeyler ama onaylatmak istiyoruz. Konuşacak mısın?” diye sordular.
Benim onlarla konuşacak hiçbir şeyim yoktu.

Orta yaşlı olduğunu tahmin ettiğim bir kişi, düzgün bir
Türkçeyle konuşuyordu. “Bak seninle benden başka kimse konuşmayacak. Bu odada
sadece sen ve ben varız. Kamera yok, Konuştuklarımız aramızda kalacak. Sonra
çıkıp gideceksin” dedi.

Yine konuşmayacağımı söyleyince, daha sert bir ses tonuyla
“Bana seninle ilgili sonsuz yetki verildi. Bu devlet senin için özel uçak
kaldırdı. Burası başka yere benzemez. Buradaki herkes işini profesyonelce
yapar. Konuşmazsan buradan çıkamazsın. Aylarca, yıllarca yaşatırız. Vücut
bütünlüğüne bir zarar vermeyiz. Konuşacak mısın?” diye sordu. Ben de bilmediğim
bir yerde, tanımadığım kişiler tarafından işkenceye tabi tutulduğum bir
ortamda, hiçbir koşulda konuşmayacağımı söyledim.

Sorgucu. “Burası emniyet ya da hapishane değil, Burada süre
sınırı yok. Bir Allah, bir de biz varız. Bizim sözümüz geçer” dedi. Yine
konuşmayacağımı söyleyince, beni tekrar hücreye attılar.

Yaklaşık 25 gün boyunca ellerim arkadan kelepçeli, gözlerim
bağlı ve başıma çuval geçirilmiş bir haldeydim. İlk başlarda kapıyı hangi
aralıklarla açtıklarını algılayamıyordum. Düşünce yetimi yitirmemek ve
bilincimi kaybetmemek için beynimi zorluyordum. Günleri kapının açılıp kapanma
durumuna göre sayabiliyordum. Zorla kahvaltı vermeye çalıştıkları saatin sabah
olduğunu anlıyordum. Günde iki kez kapı zorla yemek vermek için, üç kez de
tuvalete götürmek için açılıyordu. Bana zorla yemek yedirmeye çalışıyorlardı.
İlk günler sadece su içiyordum. Bir bardak suyu da tuvalete götürdüklerinde
veriyorlardı. Bazen onu da vermiyorlardı. Küçücük hücrede kafamdaki çuvalla
havasızlık çekiyor, nefes almakta zorlanıyordum. Susuzluktan ağzım, boğazım,
burnum kurumuştu. Bazen burnum kanıyor ve kan yüzüme ellerime birikip
kuruyordu. Tuvalet anı hariç kollarım bütün gün kelepçeliydi. Gözlerim ise
tuvaletteyken bile bağlı kalıyordu. Kelepçeden dolayı kollarımda ağrılar,
şişlikle ve uyuşmalar oluyordu. Bileklerimde yaralar oluşmuştu. Tuvalete
gözlerim bağlı götürülmeme rağmen kapısının yarım olduğunu anladım. “Böyle mi
yapacağım, beni görüyorsunuz” dediğimde, ahlaksızca bağırarak “Evet, öyle
yapacaksın, istersek bakarız” dediler. Oradaki her anım işkenceye
dönüştürülmüştü. “Burada onur, ahlak, edep diye bir şey yok. Bunların hepsi
dışarıda kaldı” diye bağırıyorlardı.

İlk başlarda hemen her gün beni “R” harflerini telaffuz
edemeyen kişi sorguluyordu. Sorgulardan birinde sorgucu kafamdaki çuvalı
çıkardı. Göz bandım bağlı kaldı. Sorgucu burnumda biriken ve ağzıma kadar akan
kanı gördü. Ellerimdeki kan kurumuş, bileklerim iltihaplanmıştım. Tahminen
birinci ayın sonuydu. O gün ilk kez yine gözlerim bağlı haldeyken ağzımı ve
burnumu yıkayabildim. Çok kötü koktuğumun da farkındaydım. Ama orada yıkanmak
da istemiyordum. Onlardan hiçbir şey istemiyordum. Bu onları daha da öfkelendiriyordu.
“Burada avukat, hakim, savcı yok. Burada ölsen kimsenin ruhu duymaz, umurunda
da olmaz. Zaten kimse seni arayıp sormuyor. Senden umudu kestiler. Hiçbir yerde
kaydın geçmedi bile” diyordu sorgucu. Özellikle 90’lı yıllarda ülkemizde
onlarca insanın kaybedilip katledildiğini biliyordum. Bana da aynı şeyi
yapabilirlerdi. Ama beni kimsenin arayıp sormadığına inanıyordum. Beni susuz
bıraktıkları bir gece fenalaştım. Hücremin bir yerinden ses geldi. Kamera
olduğunu anladım. 24 saat gözetleniyordum. Sabah bana zorla müdahale ettiler.
Gözlerim bağlı, ellerim kelepçeli halde beni hücreme uzak olmayan revir gibi
bir yere götürüp, kollarımı ve bacaklarımı esnek elastik bir şeritle bağlayıp
serum verdiler. Bir yandan da gözlerimi açmaya çalıştılar. Yaklaşık 25 gün
gözlerim hiç açılmamış, göz kapaklarım yapışmıştı. Bir sıvıyla gözlerimi
açtılar. Işığa bakamıyordum. İlk başta buğulu bir şekilde bana müdahale
edenleri gördüm. Kar maskeliydiler. Sadece gözleri görünüyordu. Revirde iki
sandalye ve sağlık malzemeleri vardı. Revirin dışından ilk kez bir kadınının
sesini duydum. Sanki bir işin organizasyonunu yapar gibi biriyle konuşuyordu.
“Komisyon gelecek, Bundan dolayı şöyle olsun …. “gibi bir şeyler söylüyordu.
Hem bu kadının konuşmasından hem de hücrenin üst katındaki mesai saatlerindeki
ayak seslerinden, oranın resmi bir kurum olduğunu tahmin ettim. Neresi olduğunu
bilmediğim bu resmi kurumun tahminen bodrum katı işkencehaneydi.

Müdahaleden sonra psikolojik işkence devam etti. Sorgucu
“Banyo yapmayı kabul etmezsen, hortumla, fırçayla zorla yıkarlar. Herkes
geldiği yere adapte olur, sana her şeyi zorla yapıyoruz” dedi. Banyo dedikleri
yer, tuvaletin yanında, ince bir perdeyle kaplıydı. Oradan da görüyorlardı.
Banyo gibi özel günlerimi de işkenceye çevirmişlerdi. Pedlerimi tek tek verip
ahlaksızca laflar ediyorlardı. Orası insanlığın bittiği bir yerdi.

Bazen gün içinde, bazen de gece işkence sesleri geliyordu.
Çığlık, ağlama sesleri yakından geliyordu. Hep erkek sesleriydi. Genellikle
“Konuşacak mısın, abilerini çağırayım mı? Hacı Abin gelsin mi? Buradan çıkmak
istiyorsan konuş” sesleri geliyordu. Orada kaç kişi gözaltındaydı bilmiyorum.
Ama kapıların açılıp kapanma seslerinden 7 hücre olduğunu tahmin ediyordum.
Orada gözaltında olan insanlarla hiçbir irtibatım olmadı.

Tahminen ikinci ayda hücremin içinde gözlerimi açıp,
ellerimi de önden kelepçelediler. Hücreden, tuvalet, sorgu ya da revire
götürüleceğim zaman gözlerimi bağlayıp, çuval geçiriyorlardı. Kolumdan tutup,
her fırsatta taciz ederek götürüyorlardı. Gözlerim hücre içinde açılınca nasıl
bir hücrede kaldığımı görebildim. Hücreyi de tarif etmek istiyorum. Hücremin
her tarafı gri renkli bir halıflexle kaplıydı. Sağ üst köşede kamera vardı.
Duvarları yaklaşık iki metre yükseklikteydi. Karşılıklı iki duvarda tabak
büyüklüğünde delikli havalandırma vardı. Klima havalandırma sistemiydi. Tam
karşıdaki beyaz kapının hizasındaki gri renkliydi. Hücre yaklaşık 1,5 x 2 metre
boyutundaydı. Kapının en üst kısmında yaklaşık bir karışlık parmaklıklı bir
boşluk vardı. Buraya takılan spot lamba ile hücrenin bir kısmı aydınlanıyordu.
Kapının içeri bakan kısmı da halıflex ile kaplıydı. Kapıya vurduğumda hiç ses
çıkmıyordu. Yerde set sünger zemin vardı. Üst kattan mesai saatleri olduğunu
tahmin ettiğim vakitlerde kadın ayakkabısı topuk sesi geliyordu. Düzenli gelen
bu ayak seslerinden oranın resmi bir kurum olduğunu düşündüm. Yaklaşık 2,5 ay
olmuştu. Bedenimde yaralar çıkmış, derim pul pul dökülüyordu. Hızla
zayıflıyordu. Bana defalarca zorla müdahale ettiler, tahliller yaptılar. Bedenimdeki
yaralar nedeniyle tüm bedenime zorla jel sürüp ahlaksızca laflar ediyorlardı. Su
son müdahaleden sonra “R” harflerini telaffuz edemeyen sorgucu beni başka
birine havale etti. Havale ettiği kişinin de yetkili olduğunu ve hakkımda son
kararı vereceğini söyledi. Böyle yaparak, bundan sonra zora başvuracaklarını
ima ediyorlardı. Öyle de oldu. O kapının açıldığı her an işkenceye dönüşüyordu.
Sürekli “Gebereceksin buralarda, Değer mi? Direndiğini kim biliyor. Susunca ne
oluyor? Kimsenin s…nde değilsin. A…na koduğumun …” gibi ahlaksızca laflar
ediyorlardı.

Hücreme klimadan bazen soğuk, bazen de sıcak hava
veriyorlardı. Bazen de sigara kokusu veriyorlardı. Birkaç kez yaklaşık yarım
gün soğuk hava verdiler. Donacak hale geliyordum. Çok sıcak hava verdiklerinde
ise terliyor ve nefes almakta zorlanıyordum. Bazen 6-7 saat sesli müzik
dinletiyorlardı. Dinletilen müzik; Türklüğü öven marşlar, vurmalı ve gürültülü
yabancı şarkılar, duygusal Türkçe şarkı-türkülerdi.

Psikolojik işkence her gün sürüyordu. Günlük olarak kapımı
açanlar: “Bizi devlet yetiştirdi. Burada her tür donanıma sahibiz. Kırık olsa
alçıya alırız, organ yetmezliği olsa organ nakli yaparız. Tedavi eder, ayağa
kaldırır sonra seanslar halinde işkenceye davam ederiz. Bu böyle sürer gider.
Bunun sonu yok. Burası cehennemin dibi. Buradan kurtuluşun yok. İnsan anatomisi
hakkında her şeyi biliyoruz. Profesyonelce çalışırız. Ölmezin ama ölmek için
yalvarırsın. Bir gün çıkarsan, akıl sağlığın yerinde olur mu, bilemeyiz”
diyorlardı.

Kapımı açanlar tahminimce iki vardiya şeklindeydi. He iki
vardiyada mutlaka biri çok saldırgan biri de beni ikna etmeye çalışan
rolündeydi. Ama hepsi bana fiziki işkence yapmak için sabırsızlanıyorlardı,
çünkü her gün tehdit ediyorlardı. Seslerden anladığım kadarıyla 10 kişiydiler.
Çoğu düzgün Türkçe konuşuyordu. Birkaç kişi de İç Anadolu şivesiyle
konuşuyordu. Seslerden oranın tüm temizliğini onların yaptığını anlıyordum.

Orada çook uzun süre kalacağımı söyleyen sözde yetkili
sorgucu, orada işkencecilere beni beslemeleri için ne gerekiyorsa yapmaları
talimatını verdi. Bu talimattan sonra beni sorgu odasına gözlerim bağlı halde
götürdüler. Kollarımı açıp bileklerimden duvardaki halkalara kelepçelendim.
Biri elektrik cihazıyla ellerime, parmaklarıma vücudumun çeşitli yerlerine
elektrik verirken öteki ağzımı açıp zorla besleyici sıvı içirmeye çalışıyordu.
Ağzıma sert plastik sokup, bu plastik hortumla vermeye çalıştılar. Ağzımda,
dudaklarımda yaralar oluştu. Sonra hortumu çıkartıp, saçlarımı arkadan çekerek
başım arkaya yatık halde verdiler. Nefes almakta zorlanıyordum, midem
bulanıyordu. Üstüm başım şekerli sıvılardan ıslanmış ve yapış yapış olmuştu. Bu
işkenceler süresince, yaklaşık bir ay boyunca sıvı gıdaların üstüme yapışan
kokusu sinen kiriyle kaldım. Sıvılardan sonra zorla yemek yedirme işkencesi de
askı, elektrik ve tehditlerle yapıldı.

Bir süre sonra da fiziki işkenceleri beni konuşturmak için
yapyaya başladılar. Yaklaşık yirmi gün kesintisiz süren işkenceleri özetleyerek
anlatacağım.

İlk günler işkenceler sabah, öğlen akşam oluyordu. Daha
sonra daha çok gece geç saatlerde yapıldı. Günün geri kalan saatlerinde ise
sürekli psikolojik işkence uyguluyor, taciz ediyor ve saatlerce ayakta
tutuyorlardı.

İşkence odasına gözlerim bağlı götürülüyordum. Önce üstümü
soyuyor, sonra da askıya alır pozisyonda ellerimi duvardaki demir halkalara
kelepçeliyorlardı. Çıplak bedenimin hemen her yerine elektrik cihazı ile
bastırıp bir süre tutuyorlardı. Bunu yaptıklarında tüm bedenim titreyerek
sarsılıyor son sesimle çığlıklar atıyordum. Bayıltıncaya kadar bunu tekrar
tekrar yapıyorlardı. Elektrik cihazıyla bedenime bastırdıkları her yerde iki
tane yarık gibi noktalar oluşuyordu. Aralarında 2 cm. olan izler. Tutuklanıp hapishaneye
geldiğimde arkadaşlarım vücudumdaki yara bere izini saydı. 898 yara-bere vardı.
Bayılacak hale gediğimde beni banyo-tuvaletin olduğu yere götürülüp tazyikli
suyla işkenceye devam diyorlardı. Saatlerce suyla boğma işkencesi yaptıkları
oluyordu. Biri bana tazyikli su sıkacakken diğeri kafamdaki çuvalın isinin su
dolması için tutuyordu. O elektrik cihazını suyla boğma işkencesi sırasında da
kullandılar. Bazen de kafamdaki çuvalı çıkarıp gözlerimi açarak ağzıma, burnuma
su tutuyorlardı. Bir ara yanlışlıkla kapı açıldı. Kafasında maske olmayan sivil
birini gördüm. Uzun boylu, zayıf, 45 yaşlarında ince-uzun yüzlü, top sakallı,
gözlüklü, hafif kır saçlı, küçük gözlü biriydi. Onu gördüğümü farkedince, hızla
kapıyı kapatıp gitti. Onu gördüğüm için işkenceyi artırdılar. Yaklaşık beş saat
su işkencesi yaptılar. Günün geri kalan vakitlerinde de hücreye ya da tabut
biçimindeki bir bölmede saatlerce ayakta tutuyorlardı. Tabut denilen yerde
hareket etmek imkansızdı. Hücrede ise her fırsatta kapıyı açıp kaba dayak,
tehdit ve küfürler oluyordu. En az iki kez çok yoğun bir şekilde özellikle
yüzüme ve kafama vurdular. Ağzım, burnum kan içinde kalıp, yüzüm gözüm şişip
morarıncaya kadar bunu yapıyorlardı. Serçe parmaklarımdan ve yak baş
parmaklarımdan verdikleri bir elektrik vardı. Parmaklarıma metal bir halka
bağlayıp (bantlayıp) uzaktan kumandayla veriyorlardı. Birkaç kez bayılıp ayağa
kalkamayacak hale gelmiştim. Elektriğe ara verdiklerinde askıda tutup bedenimin
her yerini parmak, sopa ve jopla taciz ediyorlardı. Jopu cinsel bölgelerime
sokmaya çalışıp her türlü ahlaksızlığı yapıyorlardı.

“Harbi” dedikleri kalın bir sopayla da tecavüz tehdidinde
bulunuyorlardı. Çok ayakta durmaktan soba borusu kadar şişen ayaklarıma jopla,
sopayla vurup falaka çekiyorlardı. Ayak parmaklarımı penseyle burup kırmakla
tehdit ettiler. Elimden üç tırnağımın altına sivri bir şey sokup serçe
parmağımı yaktılar. Parmağımdaki yara ve tırnağımdaki iltihap aylarca
iyileşmedi. Zaman zaman beni ters çevirip, kafa üstü tutup ayaklarımdan
bağlıyorlardı. Bu sırada da ayaklarıma vuruyorlardı. Bedenim iyice güçten düşüp
midem bulanınca da indirip bu sefer farklı işkenceler yapıyorlardı. Örneğin
şişme bir tekerleğin içine oturtup jopla tecavüz girişimleri oldu. Özellikle
regl olduğum zaman işkencenin şiddetini artırıp, uykusuz bırakıyorlardı.

Bir defasında ped bantları gözüme tutup midem bulanıncaya
kadar saatlerce beklettiler. “Bu daha bir şey değil, bizde daha yeni teknolojik
yöntemler var. Sana kimyasal veririz gerekirse… “ dediler. Bir gün ben askıdayken
ne olduğunu bilmediğim bir sıvıyı kolumdan enjekte ettiler. İşkencelerin hemen
her aşamasında bulunan bir kişiye “Devrim” diye hitap ediyorlardı. Birine de
“Hacı”

Bir gün işkencehanede gözlerimi açtılar. Hepsi kara giyimli,
kara maskeliydi. İçerde 5-6 kişi vardı. İşkence odası yaklaşık 2,5 x 4 metre
genişlikteydi. İçeri gerer girmez karşıdaki duvarda iki demir halka vardı.
Duvarda kan ve isten lekeler vardı. Odanın bir bölümü iki basamak yükseklikte,
bu bölümde bir büro masası, arkasında Atatürk’ün başkomutan kıyafetli resmi,
sandalye, sehpa vardı. Sehpanın üzerinde kırbaç, jop, sopa, pense, elektrik
verdikleri tabancaya benzer cihaz, iki tane de spot lamba vardı.

Bu sırada elime bir ayna verdiler. Yüzüm mor ötesi, kapkara
ve şişti. Bedenimin her yeri morluklar, yara bere içindeydi. Bu haldeyken sözde
bana insani davrandıklarını ve onlarla işbirliği yapmamı söylüyorlardı.
İstediğin kadar para, istediğim yerde yaşam imkanı, kimlik veririz ama önce
bizimle işbirliği yapmalısın diyorlardı. Yine onlarla konuşmayacağımı
söyleyince beni askıya alıp kırbaçlamaya başladılar.

Her gün şiddeti artıracaklarını ve işkencenin farklı
türlerini uygulayacaklarını söylüyorlardı. Konuşacak bir şeyim olmadı halde
kafamı duvara vurup “çıkar kafasının içindekileri, seni motive eden şey nedir?
Seni motive eden şeyleri çıkar” diye bağırıyorlardı. Saçlarımı kopartırcasına
çekip beni oradan oraya savuruyorlardı. Saçlarımın bir kısmı ellerinde topak
topak oluyordu. “İstersek kafa derini de yüzeriz” diyorlardı. Kafamda alnımda,
burnumda morluklar, şişlikler oluştu.

Bana bir kez daha serumla ve bedenime, yüzüme sürdükleri
krem-jelle müdahale ettiler. Hatırladığım kadarıyla üç gün serum verdiler. Daha
fazla fiziki işkence yapmak için beni sözde tedavi ettiklerini söylüyorlardı.
Bu tedavi süreci yaklaşık yirmi gün sürdü. Bu süre zarfında günlük olarak
işkence odasında maskeli, kısa boylu, yaşlı, takım elbiseli ve kravatlı iki
kişi bedenimdeki izleri kontrol ediyordu. Onlarla birlikte 5-6 kişi daha
oluyordu. Bedenime hepsi bakıyordu. Ama asıl olarak yaşlı iki kişi yetkili
gibiydi. Yine günlük olarak konuşup konuşmayacağımı sorup tehditler
savuruyorlardı.

Tahminen tedavi işkencesinin yirminci günüydü. Beni yine
gözlerim kapalı, ellerim kelepçeli halde sorgu odasına götürdüler. Benimle en son
konuşan sorgucu, “Buradaki süren doldu, zaten gideceksin, istersen konuşalım”
dedi. Yine konuşmayacağımı söyleyince, “Seni adalete teslim edeceğiz. Aklına
başka bir şey gelmesin. Hapislerde çürüyeceksin” dedi. Sonra da beni hücreme
götürüp kendi giysilerimden verdiler. Ellerimi arkadan plastik kelepçeyle
kelepçeleyip gözlerimi bağladılar. Basamağı yüksek, karşılıklı koltukları olan
ve kapısı yana çekilerek açılan bir arabaya iki kişi arasında bindirildim.
Kulaklarıma motosiklet sesinin geldiği bir kulaklık taktılar. Yaklaşık bir saat
sonra araba durdu. Arabadan indirip birkaç adım yürüttüler. Sonra da arkamdan
plastik kelepçemi kesip, gözlerimi açarak arabadan hızla uzaklaştılar. Ortalık
zifiri karanlıktı, önüme bıraktıkları eşyaları fark ettim. Birkaç saniye sonra
da birileri etrafımı sardı. Panikle, ellerindeki ışıkla yaklaşıp soru sormaya
başladılar. “Kimsin, adın ne?” gibi sorular… Açık bir arazideydik, yüksek bir
yerdi. Uzaktan şehrin ışıkları nokta gibi görünüyordu. Sorularına cevap
vermedim. Sanki beni orada bulmuş gibi rol yapıyorlardı. Saçı arkaya taralı,
kalın birleşik kaşlı, esmer gibi kolumdan tuttu. Göstermelik olarak çantamı
aramalarını söyledi. Üstünkörü bakıp panik havası yaratmaya devam ettiler. Aynı
kişi bana kimliğini gösterip, “Ankara TEM polisiyim, hakkında ihbar var” dedi.
Bir minibüse bindirdiler. Bana adımla hitap ediyorlardı. “Biz seni Ayten diye
aldık, ismin Ayten değil mi?” diye sordu. TEM polisinin bana işkence edenlerle
ortak hareket ettiğini anladım ve onlara cevap vermedim. Bu açık araziden TEM
polisi tarafından alındığım tarih 28 Ağustos 2018 olarak geçiyor. Bundan önceki
altı aylık işkenceli süreç hiç yaşanmamış gibi sahte gözaltı tutanağı tutuldu.

Ankara TEM polisi, beni al ay boyunca gözaltında tutup
işkence yapanları bilmediğini iddia edebilir mi? Ankara TEM polisi bildiklerini
gizleyerek yaşadığım işkencelerde payı olduğunu ortaya koymuyor mu?

Yüzlerce yara bereli, yaklaşık 40 kilogramlık, ayakta
duramayan o halimle hiç bilmediğim açık bir arazide benim ne işim olabilir ki?
Hem de gece vakti, Ankara’yı hiç bilmediğim halde, üstümde Türk parası bile
yokken tek başıma orada ne yapabilirdim? Üstelik önümdeki çantalardaki
eşyaların karmakarışık, bazılarının da paramparça edildiğini gören TEM polisi,
hala bir ihbar sonucu beni aldığını iddia edebilir mi? Beni orada bulmuş gibi
uydurulan bu senaryonun haklı, meşru ve mantıklı bir yanı yoktur. Bu akıldışı
senaryoya kimsenin inanması mümkün değildir. Madem aranıyordum ki ben bunu hiç
bilmiyordum, neden resmi işlemler uygulanmadı? Bunun yerine kaçırılıp işkenceye
maruz kaldım?

Yaşadığım işkencelerden dolayı aylardır tedavi görüyorum.
Tedavi sürecim, bende oluşan tahribatlar, kullandığım ilaçlar hapishanedeki
sağlık dosyamda mevcuttur. Vücudumun çeşitli bölgelerindeki bazı izler hala
duruyor. Kas erimesinden dolayı kollarımda ve bacaklarımda güçsüzlük, uyuşmalar
ve zaman zaman hissizlik oluşuyor. Kafama aldığım güçlü darbelerden dolayı hala
zedelenen ve şişen bölgelerin ağrısı devam ediyor. Kronik astım, Akdeniz
anemisi taşıyıcılığı ve guatrımdaki nodüller nedeniyle ömür boyu ilaçlar
kullanıp, düzenli kontroller yaptırmak zorundayım. Tek başıma yaşamımı idame
ettiremediğim için hücremde kalan arkadaşlarım, ihtiyaçlarımın giderilmesine
yardımcı oluyor. Sonuç olarak ömür boyu kullanmak zorunda olduğum bazı ilaçlara
rağmen bedenimdeki yaralar kapandı; ancak içimdeki yaralar asla kapanmayacak.

Hakkımdaki iddialara gelince, ben yaklaşık on yıldır
Suriye’de yaşıyordum. Antakyalı ve Arap kökenli olduğum için akrabalarımın çoğu
Suriye’nin Lazkiye ilinde yaşar. Ben de orada onlarla yaşıyordum. Suriye’de
Amerika’nın ve işbirlikçilerinin saldırılarında paramparça edilmiş bedenleri,
bombardımanlarla yerle bir edilmiş şehirleri gördüm. Benim akrabalarımdan da
ölenler oldu. Açlığı, yoksulluğu, hukuksuzluğu oradaki halkla birlikte yaşadım.
Suriye’deki savaşın baş sorumlusunun Amerika olduğunu biliyorum. Amerika daha
önce de Irak’ta milyonlarca insanı katletti. Afganistan’ı işgal etti; Libya’yı
ikiye böldü. Şimdi de Venezuela’ya müdahale etmek istiyor. İran’ı ve zaman
zaman Türkiye’yi bile tehdit ediyor. Ülkemizde bulunan açık ve gizli onlarca
Amerikan üssünün olmasından, açlığın ve yoksulluğun baş sorumlularından olan
Amerika’ya ve bizi Amerika’ya çeşitli anlaşmalarla, borçlanmalarla bağımlı hale
getiren tüm işbirlikçilere karşı öfkem büyük. Filistin halkının kanını döken
topraklarını işgal eden Siyonist İsrail’e ve onu destekleyen herkese karşıyım.
Ben anti-emperyalist, anti-siyonist enternasyonal bir insan olduğum için
geçmişte de hakkımda haksız davalar açılmış, işkenceli gözaltılar yaşamıştım.
Bunlar ülkemizde yaşanan adaletsizliklerin bir örneğiydi sadece.

Ülkemi çok sevdiğim halde bu adaletsizliklerini sürmesini
istemediğim için Suriye’de yaşamaya karar vermiştim. Çünkü ülkemizde yaşanan
adaletsizliklerden ben ve ailem fazlası ile payımıza düşeni yaşamıştık.
Ailemden yaşamını yitirenler oldu en son altı aylık işkenceli süreçle ailem
benden hiçbir haber alamamıştı. Tarifsiz acılar yaşayan babam bana olan hasreti
ile, endişe ile vefat etmiş. Benim yaşadığımı hiç öğrenemedi. O öldüğünde ben o
gizli işkencehanede idim. Babamın vefat ettiğin mahkemeye çıkarıldığım gün
avukatımdan öğrendim.

 

Sizin çocuklarınız, can parçanız yarım saat okuldan eve geç
gelse ortalığı bir birine katarsınız değil mi? Benim ailem altı ay benden haber
alamadı. Ben o sırada canlı canlı bir mezara gömülmüştüm. Benim sevdiklerime
yaşattığı acıyı hayal edebiliyor musunuz?

Şimdi Suriye’de neden yaşadığımı anlayabilmişsinizdir
sanırım. Suriye’deki savaş koşulları nedeni ile bir Avrupa ülkesinde yaşamaya
geçen sene karar verdim. Akrabalarımın bir kısmı gitmişti. Ben de Avrupa’ya
gitmeye çalışırken gözaltına alındım ve az önce anlattıklarımı yaşadım.

Benim hiçbir yerde herhangi bir yasa dışı örgütle bağım
yoktur. İddianamede geçen isimleri tanımıyorum. Kod adım da yoktur. Hakkımda
açılan bir dava olduğunu ve listede yer aldığımı bilmiyordum. Ortada her hangi
bir eylem, bilgi olmadığı halde neden hala tutukluyum? Neden altı ay boyunca
işkence gördüm?

Ankara TEM’deki 3 günlük gözaltı sürecinden sonra savcılığa
ve Sulh ceza hakimliğine çıkarılıp yaşamakta olduğum durumu, işkenceleri
anlatmak istedim. Yara berelerimle, incecik bedenimle ayakta duramayacak halde
olamama rağmen kafalarını kaldırıp bakmadılar. “Dava konumuz değil” deyip
sözümü kestiler. Merak edip tek bir soru bile sormadılar. “Suç duyurusunda
bulun” dediler.

Hapishanede iken suç duyurunda bulundum. Savcı kısa süre
içinde “takipsizlik” verdi. Sebep olarak da listede olmam gösterilmiş. Bu
ülkede listelerde olan onlarca aydın, sanatçı, antiemperyalist, antifaşist.
Devrimci, demokrat düşünceye sahip olan insan var. Listede olmak için basit bir
davadan aranıyor olmak bile yeterlidir.

Aranmama sebep olan İstanbul’daki davamın iddianamesine
baktım benim o olayla hiçbir alakam olmadığı gün gibi ortada. Öyle ki ilk
savunmamı yaptıktan sonra serbest bırakıldım. Çok iyi biliyorsunuz ki o
iddianamenin içinde hakkımda tek bir iddia bile yoktur. Ama buna rağmen altı
ayı bilmediğim bir yerde bilmediğim ama devlet için çalıştıklarını söyleyen
işkenceciler tarafından alıkonula biliyorum. Bunun hesabını kim nasıl verecek?
Yokmuş, yaşanmamış gibi üstü kapatılacak mı? Bu konuda sessiz kalmayacağınızı
umuyorum. Daha hiç huzurunuza çıkarılmadan benim cezam işkencelerle kesiliyor.
Bu ülkede sık sık işkenceye sıfır tolerans nutukları çekilirken ben bunları
yaşadım. Ülkede işkencenin alası var. Ve sessiz kalındıkça devam edilecek. En
azında ben adalet mücadelemi sonuna sürdüreceğim. Sizi de bu konuda görece
çağırıyorum.

Ankara iddianamesinde geçen basın yayın ve internet yoluyla
beni sahiplenenlerin yazıları “Delil” olarak gösterilmiş. Benim yaşadıklarımı
öğrenen herkesin beni sahiplenmesi kadar doğal bir şey olamaz. Hakkımda somut
hiçbir delil olmaması nedeniyle zorlama delil yaratılmaya çalışılıyor. Ben
antiemperyalist, enternasyonalist, devrimci, demokrat düşüncelere sahip bir
insanım. Bu düşünceleri paylaşan ve insan olan herkes beni sahiplenebilir,
acılarıma ortak olabilir. Sadece insanlıktan çıkmış ve işkenceyi doğru bir
yöntem olarak görün zihniyetler, beni sahiplenen açıklamaları suç unsuru olarak
gösterebilir. Siz de çok iyi biliyorsunuz ki, bu dava asıl olarak bir işkence
davasıdır. Hakkımdaki tüm iddialar boştur. Zorlamadır. Benim çoktan dışarda
olmam gerekirken önceki mahkemelerime güvenlik gerekçesi ile getirilmedim.
Savunma hakkım engellendi. Tutsaklık koşullarını hapishanelerin durumunu, her
gün uygulanan keyfilikleri siz de çok iyi biliyorsunuz. Sağlık durumum kapalı
bir mekânda bile yaşamama elverişli değilken vücudumda yaşatılan tahribatların
dışında yaşadığım işkencelerin içinde her gün yeniden yeniden yaşarken
tutukluluk halimin devamı işkence ile başlayan hakkımdaki yargısız infazın da
devamıdır.

Son olarak; tüm suçlamaları reddediyorum benim yasa dışı bir
örgütle bağlantım yoktur, kod adım yoktur. Yasa dışı hiçbir faaliyetim yoktur.
Altı ay işkence gördüğüm yerin ve sorumluların araştırılıp yargılanmasını
istiyorum. Beni Türkiye’den gelen işkencecilere teslim eden Lübnan hükümetinin
de suçlarını itiraf etmesi ve sorumluları yargılaması için tüm hukuki
girişimlerimi sürdüreceğim. Sizin de bu konuda girişiminiz olmasını talep
ediyorum. Tahliyemi ve beratımı talep ediyorum.

AYTEN ÖZTÜRK

Ayten Öztürk’e Özgürlük Komitesi

You may also like

Leave a Comment